Hikayenin geçtiği Yaratılış 11’de anlatılanların günümüzdeki teknolojik ilerlemelerle, özellikle de yapay zeka modelleriyle kıyaslanması ve benzerliklerinin vurgulanması, Papa 14. Leo’nun Mayıs ayında açıkladığı Magnifica Humanitas’ta da bu benzerlikten bahsetmesiyle birlikte perçinlenmiş oldu.
Tarihsel Arka Plan
Papanın bu açıklamasının içeriği kadar zamanlaması ve tarihsel boyutu da oldukça manidar. Papanın bu genelgeyi yayınladığı gün, 1891 tarihli Rerum Novarum’un yayınlanmasının 135. yıldönümüydü. Aydınlanma ve Sanayi Devrimi’nin getirdiği büyük dönüşümler karşısında kilisenin tutumunu belirleyen bu ilk genelge, insanın salt bir üretim aracına ve kâr unsuruna indirgenmesine karşı çıkarak işçi onurunu savunmuştu.
Bu genelgeden yalnızca dokuz yıl önce Friedrich Nietzsche, Şen Bilim adlı eserinde “Tanrı’nın öldüğünü” ilan etmişti. Dahası, Nietzsche bu sarsıcı tespiti yaparken o can alıcı soruyu da sormuştu: “Bu eylemin (Tanrı’yı öldürmenin) büyüklüğü bizim için çok fazla değil mi? Bu eyleme layık görünmek için bizzat kendimiz tanrı olmak zorunda değil miyiz?”
Tanrı fikri, yüzyıllar boyunca ahlakın, bilginin ve anlamın kaynağı olarak karşımıza çıkıyor. O öldüğünde, ona sığınması artık mümkün olmayan insan, kendi anlamını ve ahlakını kendisi yaratmak zorunda kaldı. Çünkü artık insan, evreni veya yaşamı açıklamak için dışsal, aşkın bir güce veya metafiziksel bir ideale yaslanamazdı.
Aradan geçen 140 yılın ardından, hem ekonomik ve teknolojik açıdan ikinci bir kırılmayla hem de Tanrı’nın ikinci kez ölümüyle karşı karşıyayız. Hatta insanın kendi yaratımını bizzat Tanrı rolüne büründürmesi de söz konusu. Öyle ki, Silikon Vadisi’nin teknoloji elitleri bugün geliştirdikleri Yapay Genel Zeka’yı (AGI) “gökyüzündeki sihirli zeka” olarak tanımlamakta ve cüretkar bir şekilde “Biz Tanrı’yı yaratıyoruz” diyebilmektedir.
Aydınlanma ve Sanayi Devrimi, anlamın ve ahlakın kaynağını aşkın bir Tanrı’dan alıp insanın rasyonel aklına devretmişti. Ancak geçtiğimiz iki yüz yılda insanın yalnızca kendi aklını temel alarak inşa ettiği bu etik, varoluşsal ve epistemolojik yapı bugün radikal bir çatırdamayla karşı karşıya. Çağdaş toplum ve birey, aklıyla kurduğu ahlaki merkezi kaybetmekle kalmadı; kendi yarattığı yapay zekâyı aşkın bir otorite katına çıkararak özne olma vasfını da teslim etmeye doğru ilerliyor. Salt insan aklı ve tekniğiyle inşa edilen bu evren de, tıpkı Babil’deki gibi, insanın kendi kibrinin ağırlığı altında ezilmeye mahkûm görünüyor.

Kutsal Metnin Anatomisi: Yaratılış 11
Genellikle metafiziksel ve teolojik bir perspektifle ele alınan Babil Kulesi ile günümüzdeki teknolojik ilerleme arasındaki benzerliği ele alırken dikkatli olmak ve şu soruyu sormak gerekir: Gerçekten de Babil Kulesi ile bu ilerlemeler ve en güncel noktası olan yapay zeka arasında kurulan paralellikler, bu paralelliklerden çıkarılabilecek sonuçlar neler?
İlk olarak, hikayede geçen unsurları değerlendirmekte yarar var.
Yaratılış 11:1-9
Başlangıçta dünyadaki bütün insanlar aynı dili konuşur, aynı sözleri kullanırlardı. Doğuya göçerlerken Şinar bölgesinde bir ova bulup oraya yerleştiler. Birbirlerine, “Gelin, tuğla yapıp iyice pişirelim” dediler. Taş yerine tuğla, harç yerine zift kullandılar. Sonra, “Kendimize bir kent kuralım” dediler, “Göklere (Heavens) erişecek bir kule dikip ün salalım. Böylece yeryüzüne dağılmayız.” RAB insanların yaptığı kentle kuleyi görmek için aşağıya indi. “Tek bir halk olup aynı dili konuşarak bunu yapmaya başladıklarına göre, düşündüklerini gerçekleştirecek, hiçbir engel tanımayacaklar” dedi, “Gelin, aşağı inip dillerini karıştıralım ki, birbirlerini anlamasınlar.” Böylece RAB onları yeryüzüne dağıtarak kentin yapımını durdurdu. Bu nedenle kente Babil adı verildi. Çünkü RAB bütün insanların dilini orada karıştırmış ve onları yeryüzünün dört bucağına dağıtmıştı.
Jacques Derrida’ya göre “Bütün yeryüzü tek bir dil konuşuyordu” ifadesi, çoğulculuğu ve çeşitliliği kucaklayan bir birliği vurgulamaktan ziyade, farklılıkları nötralize eden, homojenleştirici bir tek tipleşmeyi ifade ediyor. Babil’de inşa edilmek istenen bu evrensel dil, aslında en güçlü olanın kendi dilini ve kültürünü tüm dünyaya şiddet ve hegemonya yoluyla dayatması (linguistic imperialism) anlamına geliyordu.
Ayrıca, Tanrı’nın “Verimli olun, çoğalın, yeryüzünü doldurun” (Yaratılış 9:1) emrine karşın insanların tek bir merkeze toplanıp yerleşik hayata geçmeleri, ilahi buyruğa karşı bir itaatsizlik olarak karşımıza çıkar. Bununla birlikte, hikâyedeki kilit kısımlardan biri, doğada kendi halinde bulunan taş kullanmak yerine, teknik bilgi ve araç gerektiren tuğla kullanımıdır. İnsanın kendi sınırlılıklarını aşmak, bir anlamda özgürleşmek, kendi kusurluluğunu örtmek ve ulvi olana yakınlaşmak adına tekniği kullanması en yalın haliyle burada görünür.
Devamında kendi kentlerini ve kulelerini inşa etmeye girişirler. Bu girişimlerinin temelinde yatan şeyler; ilahi olana erişmek, ün salmak ve yeryüzüne dağılmamaktır. Göksel olana erişmek, insanın sınırlı kapasitesini teknik aracılığıyla aşarak tanrısal alana erişme arzusunu yansıtır. İsim yapma ve ün salma düşüncesi, insanın kibrini ifade eder. Yeryüzüne dağılmamak ise, tek bir merkezde kalarak gücün merkezileşmesini, hem de Tanrı’nın yeryüzünü doldurun emrine karşı bir itaatsizliği imler.
Hikayenin ilerleyen kısmında, Tanrı’nın insanın kendini beğenmişliği karşısında endişelenmesi ve kendisine itaatsizlik edip şirk koşanlara ceza olarak onların dillerini karıştırması (confusio linguarum) ön plana çıkıyor. “Şimdi tasarladıkları hiçbir şeyden geri durmayacaklar” ifadesi de, insanın dilsel birlik ve teknolojik araçlar yoluyla doğayı kendi tasarımlarına ve arzularına göre yeniden şekillendirme potansiyeline işaret eder.
Bu tehlikeye bir cevap olarak farklı diller ve dolayısıyla kültürler oluşturulmasıyla, dünyanın işleyişine bir katman eklenmiş ve bir grubun sınırsız kibri ve arzuları, diğerlerinin varlığı ve farklı emelleri tarafından dengelenmiştir. Bu açıdan dillerin ayrışması bir felaket olarak değil, insanlığın tek bir kalıba hapsolmasını engelleyip farklı diller aracılığıyla canlı, üretken ve yaratıcı kalmasını sağlayan bir lütuf olarak da yorumlanabilir.
Yapay Zeka Çağında Hegemonya ve Homojenleşme
Günümüzdeki teknolojik ilerlemenin ve özellikle yapay zekanın geldiği son noktanın Babil Kulesi hikayesiyle örtüşen pek çok yönü bulunuyor. Fakat bu paralellikler yalnızca metafiziksel veya komplo teorileri üzerinden değil; insanın kibri, sınırlarını aşma arzusu ve en nihayetinde insan-doğa-teknik ilişkisinin geldiği son nokta üzerinden okunmalıdır.
Yapay zekanın hangi açılardan Babil Kulesi ile benzerlik taşıdığını inceleyecek olursak, göze çarpan iki fenomenin; kulenin yapımının mümkünatını ortadan kaldıran dillerin ayrılması engelinin gittikçe aşınması, yani dilsel homojenleşme, bu teknolojik gücü elinde bulunduran oluşumların gücü tek merkezde toplamaları ve dolayısıyla totaliterleşme olduğu söylenebilir.
14. Leo, yapay zeka çağının tehlikelerini tanımlarken “Babil Sendromu” kavramını kullanmıştı. Bu sendrom, kar ve verimlilik uğruna farklılıkları ortadan kaldıran ve insanı salt veriye ve verimliliğe indirgeyen totaliter bir zihniyeti ifade ediyor. Babil Kulesi nasıl bireyi kule inşasının bir dişlisi haline getirip insan hayatını bu projenin yanında önemsiz kıldıysa, bugün de teknokratik paradigma insanı bir özne olmaktan çıkarıp manipüle edilecek bir veri setine dönüştürmektedir. Eski Ahit’teki anlatıda insanların tuğla ve harç kullanarak inşa ettikleri fiziksel kulenin yerini, bugün veri ve algoritmalardan inşa edilen dijital bir kulenin aldığını söylemek yanlış olmaz.
Babil Kulesi anlatısının özünde, insanların Tanrı’ya dayanmaksızın kendi “kendilerine bir ad yapma”, aşkınlığa ulaşma ve sınırlarını aşma arzusu yatar. Bunun yanında, transhümanizm gibi akımlar, yapay zeka aracılığıyla insanın fiziksel sınırlarını (hastalık, yaşlanma, ölüm) aşmasını ve ilahi bir yaratım ve yıkım gücü elde etmesini hedefliyor. Hatta Yuval Noah Harari gibi düşünürlerin yapay zekanın yakında gerçekten doğru olan bir din kitabı yazabileceğini öne sürmesi, insanın teknoloji yoluyla kendi rasyonel tanrısını inşa etme teşebbüsü olarak okunabilir.
Babil Kulesi, gücün tek bir merkezde toplandığı bir sistemin inşa edilmeye kalkışıldığı bir projeydi. Günümüzdeyse benzeri görülmemiş bir veri kapasitesi, teknolojik altyapı ve işlem gücünün yalnızca birkaç dev özel şirketin elinde toplandığı göz önünde bulundurulduğunda, bu durumun, bu şirketlerin algoritmalar aracılığıyla siyasete, ekonomiye ve hatta hakikatin ne olduğuna karar verdiği, kitlelerin ise bu kararlara tabi olan pasif tüketicilere dönüştüğü yeni bir otorite ve hegemonya biçimi yarattığı gözlemlenebilir.
Babil anlatısındaki tek bir dilin konuşulması, barışçıl bir birliktelikten ziyade, en güçlünün kendi dilini ve kültürünü tüm dünyaya şiddet ve hegemonya yoluyla dayatması anlamına geliyordu. Bugün Büyük Dil Modelleri (LLM) tam olarak bu asimilasyonu dijital boyutta gerçekleştiriyor. İnternet verilerinin %63,7’sini oluşturan İngilizce, yapay zekânın ana dili hâline geldi; üstüne dünyadaki dil çeşitliliğinin gittikçe azaldığı bir zamanda LLM kullanımının bu asimilasyonun hızını artıracağı tahmin ediliyor.
Yapay zeka modelleri, veri setleri büyük ölçüde Batı merkezli internet kaynaklarına dayandığından, farklı kültürlere ve düşük kaynaklı dillere hizmet verirken bile aslında İngilizcenin ve Batı dünyasının değerlerini, dünya görüşünü ve ön yargılarını diğer kültürlere dayatmaktadır. Bu durum, çoğulculuğu desteklemek yerine dilleri ve kültürleri tek bir dijital zihniyette eriten bir homojenleşme biçimi olarak karşımıza çıkıyor.
Öte yandan, insanın teknik araçlarla girdiği ilişkiyi yanlış bir ikilik üzerinden, yani “ya korkulacak bir tehdit ya da hizmet edecek bir köle” zıtlığı üzerinden değerlendirmek, bizi ona yabancılaştırır ve anlamlı bir ilişki kurulmasının önüne geçer. Bu indirgemeci ikilikten çıkılmasının yolu, insanın teknikle girdiği ilişki üzerine yeniden düşünmesinden ve bu sınırı doğru çizmesinden geçmektedir. Babil anlatısında doğada hazır bulunan ‘taş’ yerine pişirilen ‘tuğla’nın kullanılması, insanın teknikle olan temasını temsil ediyordu. Bernard Stiegler’in farmakon (pharmakon) kavramıyla işaret ettiği tam da bu eşiktir: Teknik, doğası gereği insanı sınırlarından kurtaran bir ‘şifa’ olduğu kadar, onu kendi kibrine ve yaratımına köle kılan bir ‘zehir’ potansiyelini de taşır. Dolayısıyla asıl mesele, tekniğin özü itibarıyla iyi ya da kötü olduğunu iddia etmek veya bu ikiliğin yalnız bir tarafını savunmak değil; onun hangi sosyoekonomik koşullar bağlamında rol aldığı ve bireylerin onunla nasıl bir ilişki kurduğudur.
Özetle, günümüzün teknolojik ilerlemeleri ve yapay zeka, sağladıkları faydalara rağmen, etik sınırları ve insani değerleri reddedip yalnızca kara, hıza, güce ve verimliliğe odaklanıldığı sürece, Babil Kulesi ile aynı kibri ve aynı yapısal çöküş riskini barındırıyor.
- Derrida, J. (1985). Des tours de Babel. In J. F. Graham (Ed. & Trans.), Difference in translation (pp. 165–207). Cornell University Press.
- Gunkel, D. J. (2026). Lingua ex machina: Computer-mediated communication and the Tower of Babel. ArXiv.
- Leo XIII. (1891). Rerum novarum [Encyclical letter]. The Holy See.
- Leo XIV. (2026, May 15). Magnifica humanitas: On safeguarding the human person in the time of artificial intelligence [Encyclical letter]. The Holy See. https://www.vatican.va
- Nietzsche, F. (2001). The gay science (B. Williams, Ed.; J. Nauckhoff, Trans.). Cambridge University Press. (Original work published 1882).
- Stiegler, B. (1998). Technics and time, 1: The fault of Epimetheus (R. Beardsworth & G. Collins, Trans.). Stanford University Press.
- Yaratılış 11:1-9. (t.y.). Kutsal Kitap










