Dünyayı anlamlandırmanıza yardım eden, belki de kimliğinizin bir parçasını inşa eden o kült eserin yaratıcısı hakkında affedilemez bir gerçeği öğrendiğinizde ne hissediyorsunuz? Bu öylesine sorulmuş, cevabı hemen verilip geçilecek bir soru değil aslında. Kim olduğumuza, ne yaşadığımıza ve o sanatın içimizde tam olarak nereye dokunduğuna göre değişiyor her şey. Claire Dederer, Canavarlar kitabında bu yaranın etrafında dolaşıyor. Bize ne düşünmemiz gerektiğini söylemek yerine; kendi çelişkilerini, vazgeçişlerini ve o bitmek bilmeyen “yeniden başlama” halini usulca önümüze seriyor
‘Canavarlığın’ Sınırları
Kitabın sayfalarında Polanski, Woody Allen, Picasso gibi “beklenen” isimlerin yanında Joni Mitchell veya Sylvia Plath gibi figürlerle de karşılaşıyoruz. Ve insan ister istemez o sarsıcı asimetriyi fark ediyor: Erkek figürlerin “canavarlığı” şiddet ve sınır ihlaliyle, yani dış dünyaya yönelik bir tahakkümle kodlanırken; kadınların yargılanma zemini sessizce ev içine, annelik mitine kayıyor. Erkek failin başkalarına verdiği zarar onun sanatsal taşkınlığına yorulurken; bir kadının kendi varoluşunu korumak için kutsal annelik rolünü reddedişi, affedilmez bir bencillik olarak damgalanıyor.
Bu asimetrinin tam ortasında “deha” kavramı belirginleşiyor. Deha, estetik değerin etik yargıyı askıya alabildiği dokunulmaz bir alan açıyor. Bu zırh, failin kusurlarını örten bir tür ‘istisna hali’ ilan ediyor; eserin görkemi, olağanüstü ihlalleri bile meşrulaştıran estetik bir mazerete, sanatsal taşkınlık ise her şeyin mübah olduğu bir imtiyaza dönüşüyor. Öyle ki bu imtiyaz; Kanye West’in Nazi çıkışlarını, The Smiths’in solisti Morrissey’in aşırı sağcı sanrılarını ya da Jerry Seinfeld ve Quentin Tarantino gibi kült figürlerin siyonist söylemlerini bile dehanın o ayrıcalıklı kredisiyle aklayıp kolayca tolere edilebilir hale getiriyor. Başka bir bağlamda asla kabul edilemeyecek davranışların, sanatsal üretim söz konusu olduğunda farklı bir noktaya konumlandırması tam da bu zırh sayesinde mümkün oluyor. Bu da “sanatı sanatçıdan ayırmak” fikrini basit bir tüketici tercihinden çıkarıp çok daha karmaşık ve defolu bir ilişkiye dönüştürüyor.
Sermayeyi ve Kentsel Yıkımı Aklayan Kurumsal Mekanizmalar

İptal etmek, boykot etmek, eseri yaratıcısından koparmak; bunlar ilk reflekslerimiz. Meşru ve gerekli bir zemin bu. Sanatçıları eylemlerinden sorumlu tutmak hem mümkün hem zorunlu. Ne var ki bu bireysel hesaplaşma pratiği, içimizdeki o ahlaki rahatsızlığı dindirmeye yetmiyor. Bizler tekil figürlerin günahlarına duyduğumuz haklı öfkeyle meşgulken, o eserleri bize ulaştıran, parlatan ve sergileyen yapıların sessiz sicilini gözden kaçırıyoruz. Salt bireye odaklanan bir eleştiri, bu büyük yapısal çarkı gizleyen bir perdeye dönüşüyor.
Yoksulluğu, sürgünü veya bir başkaldırıyı estetize eden o bağımsız yapımları izlerken işin en karanlık ironisini ıskalıyoruz. Bize bu “alternatif” sinemayı ulaştıran platformun arkasındaki sermaye, bizzat o anlatılan coğrafyalardaki yıkımı fonluyor. Hâl böyleyken, eleştirel olan ile onu finanse eden kanlı zemin arasındaki bu gerilim, sadece bir çelişki olarak geçiştirilebilir mi?
Şehrin kültür belleğini tekelinde tutan, on yıllardır “sanatın kalesi” sayılan köklü kurumlarda da benzer bir tablo karşımıza çıkıyor. İktidarların gölgesi düştüğünde usulca sansürlenen seçkiler ve risk almaktan kaçınan tanıdık sessizlikler, bize dehanın değil sermayenin zırhını gösteriyor. Sanat yalnızca ne söylediğiyle değil; hangi koşullarda, hangi sınırlar içinde ve neleri göze alarak, ya da almayarak, üretildiğiyle de anlam kazanıyor.

Bir de mekânlar var. Şehrin asırlık tersaneleri, tarihî kıyı şeritleri, kamusal alanları vahşice soylulaştırılıp dönüştürülürken, bu kentsel yıkımın üstünü örtmek için yine sanat kullanılıyor. Yerel halkın yerinden edildiği lüks tüketim merkezleri, “çağdaş sanat etkinliklerine” ev sahipliği yaparak meşrulaşmaya çalışıyor. Kentsel hafızanın silinmesi, sanata sarılarak görünmez kılınıyor.
Mesele artık yalnızca bireysel “canavarlık” değil; sanatın hangi ilişkiler ağı içinde mümkün kılındığı. Sanatın iktidarla ve sermayeyle kurduğu bu gerilimli ortaklık kuşkusuz yeni değil — hâmilik sistemlerinden bugüne güç, her zaman estetiğin koruyuculuğuna soyundu. Ancak bugün fark, bu suç ortaklığının bir ‘istisna’ değil; sermayenin kendi yıkıcılığını meşrulaştırmak ve kendine yöneltilen eleştiriyi dahi ‘bağımsız sanat’ ambalajıyla metalaştırıp satmak üzere kurduğu o kusursuz sistemin ta kendisi olması.
“Temiz” bir sanat fikri, bu karmaşıklık içinde naif bir yanılsamadan öteye gitmiyor. Belki de asıl mesele, sanatı kutsal ve dokunulmaz bir konumdan indirip onu mümkün kılan tüm ilişkiler ağıyla birlikte — ve yarattığı rahatsızlığı da içerecek biçimde — görebilmektir. Bu, çözümü net olan bir problem değil. Aksine ucu açık, konforu bozan ve tam da bu nedenle sürdürülmesi gereken bir huzursuzluk.










