Son yıllarda dünya genelinde ardı arkası kesilmeyen gelişmeler, İkinci Dünya Savaşı sonrası ABD’nin tesis ettiği hegemonyanın artık çöktüğünün alametleri. Bu açıdan bakıldığında, SSCB’nin de dağılmasıyla egemen paradigmaya dönüşen liberal demokrasiyle birlikte tarihin sonunun geldiğini iddia eden teorilerin artık geçersiz olduğu, Houchuli ve Hoare’nin de savunduğu üzere, “tarihin sonu” anlatısının sonuna gelindiği de aşikâr.
Evrensel hukuk, insan hakları, liberal demokrasi gibi kavramların üzerinde yükselen bu paradigmanın çökmeye başladığı ve ardından gelecek yeni dünyanın da henüz doğamadığı bir dönemi tarif etmek için, İtalyan sosyalist ve kuramcı Antonio Gramsci’ye atfedilen şu söz, geçtiğimiz haftalarda oldukça popülerlik kazandı: “Eski dünya ölüyor ve yeni dünya doğmakta zorlanıyor: şimdi canavarların zamanı.”
Esasen Gramsci canavarlar yerine hastalıklı belirtilerden (morbid symptoms) bahsetmektedir. Canavarlar zamanı ifadesinin Žižek’e ait olduğu sonradan anlaşılsa da nüfuzlu siyasetçilerden sosyal medya influencer’larına kadar pek çok kişinin içinde bulunduğumuz dünya düzenini anlamlandırmak için başvurduğu bu sözün tam olarak ne anlama geldiği tahlile değer bir mesele.
Canavarlar zamanının başlangıç noktasını net olarak saptamak güç. Fakat yakın tarihimizde yaşanan ve etkileri hâlâ süren çeşitli olaylar, “rasyonel” ve bilindik dünyadan uzaklaştığımızı, belirsizliklerle ve akla hayale sığmayacak mantıksızlıklarla örülü bir fetret dönemine (interregnum) giriş yaptığımızı gösteriyor: COVID-19, Gazze soykırımı, küresel ısınma, ABD’nin emperyalist politikaları ve nihayetinde Epstein meselesi.
Bunlar arasında en güncel olan Epstein meselesinin, diğerlerinden bağımsız değil de aksine temelden ilintili olduğunun bilincine varılması, olayların etraflıca incelenmesi açısından büyük önem taşıyor. 2026 başlarında yayımlanan milyonlarca sayfalık Epstein arşivi, bu çağın belki de en dehşet verici marazi semptomu. Bu belgeleri sadece “şeytani” bir adamın öncülük ettiği skandallar bütünü olarak okumamalıyız. Bilakis bu mesele aslında uluslararası elitlerin sadece maddi olarak değil, hukuken ve ahlaken de imtiyaz sahibi olduğunu ve hiçbir kuralın onlara işlemediğini gösteriyor.
Dosyalarda Bill Clinton gibi siyasetçilerin, Bill Gates gibi teknoloji devlerinin ve Noam Chomsky gibi kamu entelektüellerinin yan yana gelmesi tesadüf değil. Epstein’in yalnızca zenginleri değil, küresel kapitalizmin “tarihsel bloğunu” oluşturan siyasal, ekonomik ve sivil alandaki kilit aktörleri bir araya getiren, ilmek ilmek işlenmiş bir ağ inşa ettiği açıkça ortada. Epstein’in prestijli üniversitelere yaptığı yüklü bağışlar ve medyanın onu uzun süre görmezden gelmesi, sivil toplumun esas işlevinin küresel elitleri korumak olduğunun bir göstergesi.
Bu ağın önemli bir ayağı Gramsci’nin deyimiyle “organik entelektüel”lerden oluşuyor. Harvardlı akademisyenlerden Chomsky’ye uzanan, kitlelerin bilincini şekillendiren akademisyenlerin Epstein ile ilişkilenmesi aslında tarihsel bloğun organik entelektüellerinin ifşası olarak yorumlanabilir.
Müesses nizamın hedeflerine, uygulamalarına ve ajandasına çeşitli yollarla meşruiyet kazandıran ve kitleler nezdinde bir hegemonya ve rıza üretimi mekanizmasını tesis eden bu figürlere ve onların söylemlerine mesafe almak, yerlerine kendi organik entelektüellerimizi yetiştirmek temel bir sorumluluktur.
Epstein meselesinin bir yanı da belgelerin yayımlanma şekli ve yayımlandıktan sonra internette hızla yayılan dezenformasyonun insanların zihninde yol açtığı felç edici etkisi.
Bugünün karanlık çağı, bilginin yokluğundan değil, 3,5 milyon sayfalık verinin yarattığı aşırı bilgi selinden ve algoritmik manipülasyondan kaynaklanıyor. Sistemin kitlelerin sosyal bağlarını ve hakikatle ilişkilerini zayıflatmak için yürüttüğü bu “bilişsel savaş” (cognitive warfare) gerçeği gölgeleyerek aktif sorgulama ve harekete geçme gibi refleksleri engelliyor. Yapay zekâ ürünü deepfake içerikler ve dezenformasyon, gerçekliği bükerek hangi bilginin doğru olduğuna dair ortak kanıyı zayıflatmasının yanında, adaletsizliğin giderilemeyeceğine dair felç edici bir his yaratarak kitleleri etken öznelerden ekran başında dehşete düşen pasif izleyicilere dönüştürüyor.
Epstein dosyaları bir kez daha küresel müesses nizamın, karşılarında kitlesel bir tepki görmediklerinde hukuksal ve ahlaki bütün sınırları rahatlıkla çiğneyebildiklerini kanıtlamış oldu. Hem bu meseleden hem de canavarlar çağının diğer semptomlarından dolayı gittikçe artan umutsuzluk ve hiçbir şeyin değişmeyeceği hissini hem bireysel hem de toplumsal ölçekte üzerimizden sıyırıp atmamız gerekiyor.
Epstein’ın temsil ettiği çürümeye ve algı yönetimine karşı aklı korumanın yolu, öncelikle teknolojik gelişmelerle sekteye uğrayan eleştirel düşünceyi geri kazanmak. Psikolojik operasyonların artarak devam ettiği bir dönemde yaşadığımız göz önünde bulundurulursa, medya organlarıyla, internetle ve sosyal medyayla girdiğimiz ilişkiyi düzenlemenin ve ‘ipleri elimize almanın’ en azından bireysel olarak atılabilecek en temel adım olduğu söylenebilir.
Öte yandan sorumluların hak ettikleri şekilde cezalandırılmadıkları, hatta dünyayı yönetmeye devam ettikleri bir düzen ancak kitlelerin edilgen konumda kalmasıyla sürdürülebilir. Kitlelerin makro bir seferberlik yaratabilmesi için önce edilgenlikten sıyrılıp etken siyasal öznelere dönüşmeleri gerekiyor. Sivil toplumda, kitle örgütlerinde, dayanışma ağlarında örgütlenerek kendi etki alanımız ve gücümüz çerçevesinde kolektif mücadeleye katkı sunmak, bizi yönetenlerin çizdiği makbul vatandaş sınırlarını aşarak özneleşme yolunda atılması gereken önemli bir adım.
Zira yalnızca bu özneleşmenin ve örgütlenmenin ardından siyasi ve ekonomik talepleri yükselterek toplumsal baskı oluşturacak bir irade ortaya koyabiliriz.
Günün sonunda Epstein dosyaları bir sapkınlığın ürünü olmaktan ziyade insan onurunu sermaye birikimine kurban eden mevcut uluslararası liberal düzenin çöktüğünün somut bir kanıtı. Gramsci’nin ünlü “aklın kötümserliği, iradenin iyimserliği” formülü, bildiğimiz düzenin ortadan kalktığı bu ara dönemde kendimizi ve birbirimizi korumak için geçerliliğini muhafaza eden bir yol olmaya devam ediyor: Epstein’in merkezinde olduğu kirli ağları ve sistemin yapısal çürümesini en çıplak ve acımasız hâliyle tahlil etmek, aynı zamanda sivil toplumun, kitle örgütlerinin ve sendikaların siperlerinde bir araya gelerek özneleşmek ve oradan aldığımız güçle yeni canavarların ortaya çıkamayacağı alternatif bir dünya kurma mücadelesinden asla geri durmamak.









