Kıbrıslı bir genç olarak Kıbrıs sorunu her gündeme geldiğinde meselenin sınırlara yahut siyasi gerilimlere indirgendiğinin pekâlâ farkındayım. Keza bu konudan bahsederken çoğu zaman ben de bu eksenin dışına çıkamıyorum. Bu mesele üzerine tez yazan arkadaşım bana bir röportaj teklifiyle gelmeseydi, bunun üzerine kafa yormak belki de aklıma gelmeyecekti.
Kıbrıs’a dışarıdan bakan bir çift göz, bu anlattıklarımla bağ kurmakta zorlanabilir. Oysa bu gerçekliğin içerisinde büyümüş, ilk gençlik yıllarını böylesine hararetli tartışmaların tam kalbinde geçirmiş kimselerin bildiği üzere Kıbrıs jeopolitikanın katı ilkeleriyle açıklanamaz. Kimliğini, aidiyetini ve kendi sesini arayan insanların canhıraş var olmaya çalıştığı bir yerdir Kıbrıs. Bu meselenin, bir de bu açıdan anlatılması gerekir.
Kıbrıs’ta doğan birçok genç için kimliğin sabit bir tanımı yoktur. Bilakis, ne anlama geldiği sürekli bir müzakere halindedir. “Kıbrıslı Türk”, “Kıbrıslı” ve “Türk” gibi ifadeler kişisel kimlikten çok siyasi konumları çağrıştırır. Birini seçiyor olmak aslında pek de farkında olmadan bir taraf olmak demek. Bu nedenle kim olduğunu tanımlamak çoğu zaman bireysel bir beyandan çok siyasi bir konumlanıştır. Tanınmayan bir ülkede doğmak, yalnızca dünyanın gözünden değil, bazen kendi perspektifinden de belirsizlik içinde kalmaktır.
Arkadaşımın röportaj esnasında yönelttiği bir soru, zihnimde uzun süredir dolaşan bir düşünceyi yeniden yüzeye çıkardı: “Tanınmayan bir ülkede yaşadığını ilk ne zaman fark ettin?”
Bu soru beni tekrar çocukluğuma, sürekli televizyonda tıpkı benim gibi konuşan insanları aradığım, bazı imkânlara erişebilmek için neden sınır geçmem gerektiğini sorguladığım o günlere götürdü. Kıbrıs’ta birçok kişi çocukluk yıllarını benzer bir çelişkiyle hatırlıyor. Okullarda aktarılan ulusal anlatı ile gündelik hayatın gerçekliği arasındaki fark, çoğu zaman erken yaşlarda seziliyor. Bu farkındalık ilerleyen yıllarda kimlik konusundaki karmaşanın temelini teşkil ediyor.

Sembollerin ve marşların içinde büyüyen çocuklar, kendi deneyimlerinin ulusal anlatıya tam olarak sığmadığını fark ediyor. Benim çocukluğum da bu ikilem arasında, öğretilenle hissedilen arasındaki anlamaya çalışarak geçti.
İnsan yıllar geçtikçe sorunun soyut taraflarını kavramaya başlıyor ve kendine göre bir tarafı benimsiyor. Bu taraf doğrultusunda bir kimlik üstleniyor: Türk olmak, Kıbrıslı olmak ya da bambaşka bir kimlik edinmek. Fakat bu tam oturmayan kimliği taşımak, bizden öncekilerin çizdiği ama pek de tanımlanamamış bir yolda yürümek gibi bir tecrübe.
Kendini hiçbir tanıma tam olarak oturtamamak, dünyadaki yerini aramak ama bulamamak veyahut emin olamamakla şekillenen 20’li yaşların sancısına benziyor. Kıbrıs’ta yaşayan birçok genç, hem bireysel hem de toplumsal bir yer edinme çabası arasında sıkışıp kalmış durumda.
Yurt dışına okumaya gittiğimde bu farkındalık daha da keskinleşti. Türkiyeli arkadaşlarıma Kıbrıs’ın Türkiye’nin bir vilayeti olmadığını anlatmak bazen saatler sürüyor, Avrupalılar ise “Kıbrıslıyım” dediğimde neden Yunanca konuşmadığımı soruyor.
Birinin gözünde “fazla Türk” iken diğerinin gözünde “yeterince Kıbrıslı” değilim. Böyle anlarda görüyorum ki tanınmamak yalnızca uluslararası bir mesele değil. Gündelik hayatın içinde durmadan yaşanan bir hâl. Kim olduğun hakkında sürekli açıklama yaptığın ve kanıtlama çabası içerisinde olduğun türden. Bazen kendine bile.
Kıbrıs’tan ayrılıp başka ülkelerde yaşamaya başlayan birçok genç için diaspora deneyimi, bu kimlik karmaşasını hem derinleştiriyor hem görünür kılıyor. Kimi bulunduğu yerde Kıbrıslı kimliğini daha sağlam bir zemine oturtuyor kimi ise daha geniş aidiyetler içinde eriyor.
Kıbrıs’tan uzaklaştıkça kimliğin bir pasaporttan ya da dilden çok, anlatmaya devam ettiğin bir hikâyeye dönüştüğünü fark ediyorsun. Ben dâhil diasporada yaşayan birçok genç siyasi belirsizlik, ekonomik sıkıntılar ve umutsuzluk gibi sebeplerden Kıbrıs’a dönmeyi çoğu zaman “kaderine razı gelmek” gibi görüyor. Çünkü geri dönmek, aynı belirsizliğin içine yeniden adım atmak demek.
Bu görünmezliğin içinde büyüyen bir kuşak var şimdi. Kıbrıs’ta genç olmak, kimliğini her gün yeniden tanımlamak zorunda kalmak demek. Siyasi dengeler değişiyor, hükümetler gidip geliyor; bir gün federasyon, bir gün iki devletlilik konuşuluyor, kimi zaman bazı Türk siyasiler Kuzey Kıbrıs’ın ilhak edilmesi gerektiğini söylüyor. Ama aidiyet meselesi hep aynı yerde duruyor.
Her kuşak kendi “Kıbrıslılığını” yeniden tanımlıyor; kimi bunu sessizlikle, kimi mizahla, kimi öfkeyle yapıyor. Benim kuşağım için Kıbrıs bir belirsizlik: ne tam bir ülke, ne tam bir kimlik. Hem en sevdiğin hem de olmaktan korktuğun yer. Bu duyguyu birçok Kıbrıslı gencin paylaştığını biliyorum. Belki de bu “belirsizlik” bizi birbirimize bağlayacak kadar ortak bir duygu.
Tanınmamak bu coğrafyada yalnızca uluslararası hukukun bir konusu değil, sosyal ilişkileri ve bireyleri devamlı etkileyen bir mesele. Dünya tarafından yok sayılma durumu aynı zamanda zihinlerdeki görünürlük arayışı canlı tutuyor.
Kıbrıslı Türk olmak belki de tam olarak budur:
Sürekli tanımlamak zorunda kalmanın yarattığı yorgunluğa rağmen kim olduğunu yeniden düşünme cesaretini koruyabilmek.











