Kurtuluş: Dürüm Edilmiş Kozmos

Kurtuluş tekrar gösteriyor ki, ustaca kurulmuş bir senaryo hayatın onlarca dinamiğini tek bir hikayede anlatabilir.
Share

Hikayeyi hiç bilmeden, fragmanı izlemeden filme gittim. Emin Alper’i zaten çok severiz. Ayrıca Berlinale’de Gümüş Ayı Jüri Büyük Ödülü kazanmış bir film ayağımıza gelmiş, izlememek olmaz.

Hazeran aşiretini, Mesut’un paranoyalarını, Bezarilerle husumetlerini… Bu yazıda spoiler yok, merak etmeyin…

Büyük bir keyifle Majestik Sinema’dan çıkarken iç sesim seslendi: “keyifli ve samimi bir yazı okumak nasip olur mu?” Şanslıyım, iki gün sonra İsmail İçen’in Kurtuluş hakkındaki yazısını okudum.

Psikiyatristleri ekollerine göre ayırabiliyorsak bence yönetmenleri ve senaristleri de Freudcu, Jungcu falan diye ayırabiliriz. Ben Kurtuluş filminin yönetmenini Jungcu yönetmenlerimizden sayarım bu durumda.” diyor İsmail İçen. Film, ödülüyle reklamını yaptı, 6 Mart’ta vizyona girdi. İzlendikçe ortak kanaatlerimiz doğacak:

  • Emin Alper, gerilimi filmin tamamına yaymakta çok başarılı.
  • Gerçek ile hayal arasındaki sınırı aşındırırken seyirciyi yormuyor.
  • Hikaye, kolektif bilinçdışı ve arketiplerle Jungcu bir altyapı taşıyor.
  • Caner Cindoruk Kürtçe konuşmaya çalışmamalı.

Ancak, üzerinde ortaklaşmama ihtimalimizin olduğu bazı kanaatlerim var. 

Bu film, Emin Alper’in ustalık eseri olabilir. Önceki dört filminde gücünü toplamış, deneyimlerini ve dertlerini biriktirmiş ve burada kocaman bir eser ortaya koymuş. 120 dakikada 120 noktaya parmak basmış. Din, iktidar, ataerki, devlet, emek, mülkiyet, birey, cemaat, cinsellik, yetersizlik, kıskançlık…

Her şeyin teorisi gibi her şeyin filmi mümkün olabilir mi? Makro kozmosu, mikro kozmosa dürüm edip “al ye, 120 dakikan var” diyen bir yönetmen Emin Alper.

Tek seferde çok şeyden bahsetmek genellikle yadırganır. Çorba ya da aşure yakıştırması yaparız. “Güneşin altındaki her şeyden bahsetme” veya “Adem’in yaratılışından başlama” diyesimiz gelir. Çünkü tek seferde çok şey anlatmak genellikle tatsız, odaksız ve yüzeyseldir.

Kurtuluş tekrar gösteriyor ki, ustaca kurulmuş bir senaryo hayatın onlarca dinamiğini tek bir hikayede anlatabilir. Emin Alper, az önce saydığımız kavramlara göz kırpıp kaçmıyor, Kurtuluş’un özüne yediriyor.

Hayatın sırrını taşıyan dualiteyi filmine taşıyor. Hikayesini Adem’in yaratılışından başlatmasa da iki çocuğunun kavgasından başlatıyor. İki cesetle açılan film, tanrısal-şeytani, içsel-dışsal, bizler-onlar ikilikleriyle ilerliyor. Bir cemaate iki şeyh, bir rahme iki bebek, bir toprağa iki köy koyuyor.

Sanırım bu filmi çok sevmemin en büyük nedeni bu. Zaten en sevdiğim tatlı da aşuredir.

Biraz da olumsuz konuşalım. Böylesi bir film, çok daha iyi zikir sahnelerini hak ederdi. Zikir gibi büyüsü kendinden menkul bir olayın sinema için paha biçilmez bir materyal olduğunu söyleyebiliriz. Nefes, hareket, ses ve mutrip heyetinin yükselişiyle filme müthiş bir zirve anı yaşatılabilirdi. Halbuki, alelacele ve kısıtlı açılarla çekilmiş iki zikir sahnesi izledik. Sinemamızda iyi zikir sahneleri izlememiş de değiliz. Her şeyden önce 2006 yapımı Takva örneği var.

Post Truth

Post-truth Çağında Sinema: Yapay Zekayla Film Yapmak

Prev

Canavarlar Çağında Aklımızı Nasıl Koruyacağız?

Next
Comments
Add a comment

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *